ABD ve Avrupa nükleer santral yapımından vazgeçmemiştir. Çünkü?

İçimizdeki Pontus'lular!

icimizdeki-pontuslular

Tarihe ışık tutan bu bilgiler sayesinde içimizdeki Rusçukların veya Pontus hayali ile yaşayan Hıristiyan kökenli Rum asıllı yazarların devlet karşıtı yazıları veya Türkiye aleyhine yaptıkları casusluklarının sebebinin Osmanlıdan kalan kuyruk acıları olduğunu görmekteyiz!
01 Aralık 2015 Salı 02:44

 Edirne’den Van’a, düz bir çizgi çek, sonra İzmir den Ardahan’a aynısını yap. Ortada bir x oluşacak. İşte orası memleketin dört bir köşesinden gelen halk temsilcilerinin, halk iradesini temsil ettiği yerdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bize armağan ettiği bir yönetim şekli olan Cumhuriyetin yaşadığı, yaşatıldığı yer; burası ANKARA’DIR!

 

Seçme ve seçilme hakkı, demokrasinin sağladığı temel haklardan biridir. Temsilciler seçimle belirlenir. Halk, temsilcilerine kendisi adına yönetme yetkisini belirli bir süre için verir. Ancak bu bazen seçim sonuçları itibari ile çok başlılık gösterebiliyor. Bazen ülkeler koalisyon hükümetleri tarafından yönetilmek zorunda kalıyor. Diğer taraftan güçlü bir iktidarın ülke yönetimi sırasında muhalefet partileri ile orta yolu bulma çabaları sonuçsuz kalabiliyor. Sen iktidar partisi olarak tüm iyi niyetinle ortada buluşalım desen bile bazıları başkalarının vesayeti altında olduklarından bu öneriye sıcak bakılmayacaktır.

 

Bazı liderlerin yüklendiği misyonluğu anlamak ve kimlere hizmet ettiğini çözmek gerçekten çok zor... Öncelikle bu insanların milli olup olmadıklarına mayasına, atasına bakmak lazım! Aslı astarı kimdir? Atası babası kimdir? Bu hayattaki görevi ve tarihteki yeri nedir, neresidir?



 

Kimisi “Ortanın solunda” buluşalım diyecek, kimisi “yok sağında buluşalım” diyecek!

Kimisi doğuya çekecek, kimisi batıya… Kimisi kuzeye çekecek, kimisi güneye… Bazıları şaşıracak ve menfaat için sırtını yaslayacak (!) bir küffar bulacaktır! Anlaştıkları tek nokta milli şuuru, milli iradeyi ve dik duruşu yani x noktasını yok etmek olacaktır!

 

Kim nereye çekerse çeksin; yüzümüzü nereye dönersek dönelim; “Milli” insanların pusulası ANKARA’DIR!

Çünkü Türkiye’nin kalbi orada atar! Son sözü de her zaman ANKARA söyler!

 

Ankara’da söz sahibi olabilmek için sözcüler bu yüce millettin onayını almalı kalbini kazanmalıdır. Fazla söze gerek bırakmayacak bir netlikte olmalı tüm bunlar.

Kendilerine tarihsel, yaşamsal, sanatsal, olgular yaratma fırsatı verilmeyenler her ne kadar milletin kendilerine başka bir görev verdikleri yalanını tekrarlasalar da; bunlardan olumlu hiçbir birlik, beraberlik, dirlik hareketi görülmeyecektir. Ezikler sürekli kaos ortamını canlı tutarak insanların her geçen gün nefretini kazanacaklar bu da onlara yol su elektrik olarak hiçbir zaman geri dönmeyecektir!

 

Cunta zihniyeti ile demokrasi isteyenler milletin dertlerine çare üretmek yerine, milletin başına hep dert olmuşlardır. Millettin derdine deva olmak için gelenlerin millete sürekli şikâyette bulunmaları, çare dilenmeleri, dert yanmaları “Çabuk hırsız ev sahibini şaşırtır” misali şark kurnazlığından başka bir şey değildir. Ancak bu kurnazlığı yemeyen halktan umudunu kesenler x noktasının açılım çubuklarının işaret ettiği uçlarda kendilerini çok iyi anlayan birilerinin olduklarını elbette biliyorlar!

 

“Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun!” diyerek uç kısımlarda pusuya yatmış uluslararası tilkilerle işbirliği içine girdiklerini düşünüyorum! Fiilen girmeseler de kendilerine yarar sağlayacağı için sessiz kaldıklarına defalarca şahit olduk! Ülkemiz farklı alanlarda, farklı eylemler ile milyarlarca dolarlık zarara uğratılmış ve bunlara destek olanlar da cunta zihniyetini temsil eden (sanatçılar ve aydınlar!) insanlar olduğunu hep birlikte televizyon ekranlarında seyrettik!

Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen yine halkın iradesini yıkamadılar! Tilkilerle kıyılan nikâh sonucunda da muradına eremeyen cunta zihniyeti; Türkiye’nin askeri sırları başta olmak üzere, her türlü bilgiyi dış dünya ile paylaşma noktasında işbirlikçileri ile en büyük hatayı yaptılar. Bu noktada bazıları kendini geri çekerken bazıları orta yerde yalnız kalmış ve hesap vermek için parmaklıklar ardına götürülmüştür!

 

Akabinde düşürülen bir uçak ve içimizdeki Rusların, Rus avukatlarının (!) içimizdeki İrlandalıların, Almanların, İngilizlerin, olaya Fransız kalan Fransızların, (!) hayal peşinde koşan ermeni ve Rumların (İstisnalar hariç) sürekli devletimizi küçük düşüren beyanatlarına ve sürekli olumsuz yazı ve yorum saldırılarına rastlıyor olmamızın altında ne var? Hiç ummadığımız insanlara şaşırsak bile; bu kişilerin kim olduklarını ve nereden geldiklerine dair bir araştırma yaptığınızda bakın bu kalemşorların atalarının ve amaçlarının yıllar öncesinden süre gelen hayalleri neymiş öğrenelim!

 

“19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, yeni bir siyasal olgu ile karşı karşıya kalmıştı. Bu, o güne değin Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyeti altında yaşayan çeşitli topluluklar ve ulusal azınlıkların bağımsızlık yolunda harekete geçmesiydi. Aynı sıralarda Osmanlı Devleti, “93 Harbi (1877–1878)” ile Rusya karşısında ağır bir yenilgiye uğramış, öte yandan Avrupa devletlerinden aldığı yüksek meblağdaki borçların faizlerini bile ödemeyecek duruma düşmüş ve alacaklarını toplama hakkını Düyun-u Umumiye adlı uluslararası nitelikli bir örgüte bırakmıştı.

 

Bütün bunlar, devletin içine düştüğü güçsüz durumu açıkça belgeleyen gelişmelerdi. Bu durum ayrılıkçı-bağımsızlıkçı eylemlerin daha da hız kazanmasına yol açmıştı. Bunda Avrupa’da XIX. yüzyıl boyunca gelişen ulusçu-liberal akımın Osmanlı topraklarına ulaşması kadar Avrupa devletlerinin bu toprakları paylaşmak amacıyla yürüttükleri politikanın da rolü vardır.

 

Anadolu’nun Karadeniz kıyılarında bir Pontus Rum devletinin kurulma tasarısı XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanmakta; Etnik-i Eterya (Filik-i Eterya)’nın doğuşu, Yunan ayaklanması ve ardından bir Yunan devletinin kurulması bu tasarının başlangıç yıllarını oluşturmaktaydı. Yine, Tanzimat’la başlayan dönem özellikle Islahat Fermanı önemli aşamaları oluşturmuştu.

 

Bu bölgede yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, daha XIX. yüzyılın başında, başta kilise olmak üzere, yeni burjuvazinin iş birliği ile Anadolu’da yaşayan diğer ırktaşları gibi, Yunan ulusuna ait olma duygusunu benimsemeye başlamışlardı.  Pontus meselesi ve Pontus Örgütünün temeli ilk defa 1840 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanından bir yıl sonra “Merzifon Amerikan Kolejinde”  okuyan Rum öğrenciler tarafından ortaya atılmıştır. Bu kolejdeki öğrenciler, Amerikan Board misyonerleri ile sıkı münasebet kurmuşlar ve Pontus fikrinin temellerini oluştururken bu misyonerlerden büyük destek görmüşlerdir.

 

Aynı yıl içinde İnebolu’da “Halkın Manastırı” denilen bir tepede Klematyus adında bir rahip tarafından bir gösteri tertiplenmiştir. Bu, Doğu Karadeniz bölgesindeki Hıristiyanların yani Ortodoks Rumların bulunduğu yerde bir “Rum Pontus devleti” kurma anlamına geliyordu.20

XX. yüzyıl başlarında ayrılıkçı eylemler, Anadolu topraklarına da yayılmış ve Doğu Karadeniz’deki ayrılıkçı Rumları harekete geçirmişti. Amaçları Trabzon, Giresun, Ordu, Canik, Sinop, Gümüşhane, Karahisarı Şarki, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat sancaklarını tamamen; Sivas vilâyetiyle, merkez Koçgiri, Hafik, Yenihan kazalarını kısmen ve Kastamonu vilâyetinin Tosya ve Taşköprü kazalarının bütününü, merkez ve İnebolu kazasını kısmen içine alan bölgede Pontus devletini yeniden diriltmekti.

II. Meşrutiyet’le birlikte, Pontus’çular davalarını kuvveden fiile döndürebilmenin mümkün olduğunu gördüler. Nitekim Bizans’ı tekrar diriltmek Sevdasında olan Yunanistan ile bölgenin tütünleri ve misyonerlik faaliyetleri ile ilgilenen ABD’nin teşvik ve himayesindeki Rumlar, Meşrutiyet’in ilânından sonra bölgede daha bir örgütlendiler.

 

Trabzon’da Pontus Muavenet Cemiyeti, Samsun Muhacirin Cemiyeti, Amasya’da Mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti, Samsun Teceddüt ve İhya Cemiyeti ve Fatsa, İnebolu, Kayseri, Kırşehir, Havza, Bafra, Sinop, Ürgüp, Tokat ve Çarşamba’da şubeleri bulunan Müfâa-i Meşruta Cemiyetleri kurdular. Samsun, Müdafaa-i Meşruta ve Pontus derneklerinin merkezi olduğundan birinci derecede önem taşımakta ise de Trabzon’da bu teşkilatın gerçek ve manevi başkanı olan metropolit Hrisanthos’un burada olması ve aynı şekilde Trabzon Metropolithanesinin paye bakımından diğer metropolithanelerden büyük bulunması sebebiyle Trabzon, Samsun’dan daha fazla hareket ve çalışma göstermiştir. Söz konusu cemiyetlerin bir kısmı, maksadın gerçekleştirilmesi için silahlı eylem yapmak üzere kurulmuşlardı. Bunun yanı sıra Rumların bölgedeki ekonomik hayatını da denetimleri altında tutuyorlardı.

 

II. Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrikhanesi de faaliyetlerini artırmış ve Trabzon’da Yunanlılık propagandasına başlamıştı. Meşrutiyet’in ilânını takiben Yomra, Maçka, Tonya, Şarlı nahiyelerinde Müslümanların dinden çıkmaya başladıkları görülmüş, yapılan incelemede bunun, oralarda Ortodoksların her tarafta, her köyde papaz, kilise ve manastırlarının bulunmasına karşılık, İslamiyet’i halka telkin edecek en ufak bir kurumun olmayışından kaynaklandığı anlaşılmıştı.

 

 

II. Meşrutiyet’ten sonra Pontus’çular çalışmalarını gizlemeye ihtiyaç duymadılar. Öyle ki, mektuplarının sonlarına “Yaşa Yunan, yaşa Pontus” sözlerini çekinmeden ekleyebiliyorlardı. Balkan Savaşı ile birlikte “Pontus meselesi” Hiristiyanlık meselesi olmaktan çıkarılıp bir Yunanlılık konusu hâline getirildi. Nitekim Trabzon Yunan Konsolosluğu, 18 Ekim 1912’de Trabzon metropolitine bir yazı göndererek Yunan Kralı I. Yorgi’nin isim günü olan 23 Nisanda Aya Gregoriyos Kilisesi’nde tören yapmasını istemiştir. Bir yandan ekonomik gücü ellerine geçiren, öte yandan siyasi örgütlenmeyi gerçekleştiren Rumlar, mevcut otoriteye başkaldırma aşamasına gelmişlerdi.

 

Nitekim Balkan Savaşı’yla birlikte bu fırsat da ellerine geçmişti. Söz konusu savaş, Pontus meselesinin kökenini teşkil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin ilan ettiği seferberlik, Anadolu’da yaşayan Rumlara kendilerine kurtarıcı olarak tanıtılan ordulara karşı savaşma zorunluluğu getirdiği için, Rumlar kitleler hâlinde silâhlı ya da silâhsız olarak köylerine kaçmışlardı. Köylerinde yaşamaya cesaret edemeyen Rumlar, ailelerini korumak ve tarla işlerine yardımcı olmak amacıyla, köylerinin civarında kaldılar. Böylece kendiliğinden ilk çeteler kuruldu.

 

Pontusçuların mevcut otoriteye ilk başkaldırışları da Balkan Savaşı ile ilgilidir. Osmanlı Devleti savaş sırasında Samsun bölgesine Arnavut muhacirleri getirmişti. Muhacirlerin iki Rum köyüne yerleştirilmek istenmesi üzerine Rumlar isyan etmişler ve silâhlı olarak Samsun’a saldırmışlardır.

 

Bir papaz idaresinde bir müfreze, silâhlı olarak Samsun’a gelince; Canik mutasarrıfı da inzibat kuvvetleriyle bölgeye gelmiştir.

 Mutasarrıf, Rumların böylesine başkaldırmalarının kanuna uygun olmadığını söylemeye çalışırken, Samsun’a gelen bu papaz elindeki değnekle mutasarrıfın elindeki kitaba vurmuştu. Bu davranış, Rumların artık otoriteyi tanımayacaklarının gösteriyordu. Bu sırada çıkan karışıklıkta ihtiyar bir Rum yaralanmış, ancak kaldırıldığı hastanede ölmüştü. Bu olayı fırsat bilen Rumlar

30.000 kişilik muazzam bir cenaze merasimi düzenleyerek ölüyü Samsun’da dolaştırmışlardır.

 

Bu gösteri, bir anlamda daha sonraları yapacakları ayaklanmanın provası nitelendiğindeydi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde başlatılan seferberlik çağrısına uymayan ya da sonradan birliklerinden kaçan Rumlar dağlarda buluşup çeteler oluşturdular. Söz konusu çeteler, bölgenin Türk halkı üzerine saldırarak onları sindirmeye çalıştılar.

 

Özellikle Bafra mıntıkasında Nebiyan dağını üs seçen Rum çeteleri Türk köylerini yaktılar, halkı katliama uğrattılar. Öyle ki Nebiyan mıntıkasındaki altı Türk köyünden birisi olan yüz elli haneli Çağşur köyünü basan Rumlar çocuk, ihtiyar demeden 367 Türk’ü öldürüp tek ev kalmamak üzere bütün köyü yaktılar. Diğer köyleri de yakan Rumların katliamından kaçan 2000 kişi diğer Türk köylerine yerleşmek zorunda kaldılar. Bölgedeki Türkler Rumların bu çetecilik faaliyetleri nedeniyle kendi tarlalarına dahi giremez olmuşlardı. Rum çeteleri sadece Nebiyan mıntıkasında faaliyet göstermiyorlar, başka başka çeteler Samsun ve Amasya bölgesinde de Türklere taarruz ve tecavüzlerde bulunuyorlardı.

 

Birinci Dünya Savaşı içinde bir yandan Türk halkını katliama uğratan Rumlar, öte yandan Osmanlı Devleti ile savaşta bulunan Ruslara casusluk yapmışlar ve Türk cephesi gerisinde aktif düşmanlık hareketlerinde bulunmuşlardı. Ruslar ise Samsun’u işgal etmeleri için kendilerini davet eden Rumlara bir hayli silâh vermişlerdi.

 

Söz konusu silâhlar, Millî Mücadele esnasında Rumların çıkardıkları isyanda kullanılmıştır. Bunun yanında, Çar Rusyası, Rusya’daki Yunan siyasi memurları tarafından Batum’da ve Kafkasya’nın diğer taraflarındaki Rum tüccarları aracılığıyla Trabzon ve Samsun’daki merkezler ile haberleşmiş ve Batum’da oluşturulan bir komite eliyle gizlice silah ve cephane göndererek bu çevre Rumlarının çalışmalarını bir kat daha artırmalarına sebebiyet vermiştir. Ateşkesten sonra daha ileri gidilerek bu komite tarafından düzenlenen plân gereğince Rus subaylarından Rum asıllı Ananyon’un yönetimi altında Rumlardan bir birlik oluşturulmuş ve Yunan kuvvetleriyle birlikte Pontus’un Türkler elinden kurtarılmasına çalışılmaya başlanmıştı. Fakat Kafkasya’nın Bolşevikler tarafından işgali bu birliğin dağılmasına neden olmuş, yalnız arda kalanları Türk toprağına geçerek burada çete faaliyetlerine başlamıştır.

 

 “Pontus meselesi” kısaca XIX. yüzyılın sonlarında özellikle İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD’den zaman zaman ve gerektiği kadar destek bulan, Yunan “megâli ideasının” bir uzantısı olarak Doğu Karadeniz kıyılarında kurulması planlanan bir devletin doğuşunu hazırlamak için başvurulan her türlü faaliyet olarak tanımlanabilir.”

 

“Yine başka bir açıdan baktığımızda, “Pontus meselesi” batılılar için Yunanlıların anladığı manadan çok, Türkleri kamuoyu önünde zor durumda bırakmak, siyasi alanda sıkıştırmak için harekete geçirdikleri, Yunanlıları da bu oyuna alet ettikleri bir siyasi mesele olarak da tarif edilebilir. “

 

&&&&

 

Tarihe ışık tutan bu bilgiler sayesinde içimizdeki Rusçukların veya Pontus hayali ile yaşayan Hıristiyan kökenli Rum asıllı yazarların devlet karşıtı yazıları veya Türkiye aleyhine yaptıkları casusluklarının sebebinin Osmanlıdan kalan kuyruk acıları olduğunu görmekteyiz!

 

Bu insanlardan bir Türk gibi davranmalarını elbette bekleyemeyiz! Bu insanlar bizden gibi görünen aslında evrensel Osmanlı kuyruk yarası olan Hıristiyan azınlığın riyakâr olanlarıdır. Halen kin gütmeleri casusluk yapmaları insanları kışkırtacak yazı yazmalarının altında hep bu kin ve nefret olgusu yatmaktadır.

 

Anlayacağınız sırtımızdan vurulduk arkadaşlar! İçimizdeki devlet düşmanlarını ifşa etmedikçe onları deşifre etmedikçe her daim tehlike altındayız demektir. Tabi ki sözüm vatanımızı vatan kabul eden Hıristiyanlara ve diğer dinlere mensup insanlara değil. İçimize sızan ve kendini farklı gösteren vatan hainlerine ve dost gibi görünen Pontus hayali ile tutuşan kalemşor ecnebi çeteleredir.

 

Devlet düşmanlığı yapanların kim olduğunu nereli olduğunu araştırın, mutlak altından bir Pontus’lu veya benzeri bir cins çıkacaktır!

 

Yukarıdaki 1920 lerin haritasına baktığımızda Sevr antlaşması sonrası poyrazdan esen Rumları, lodostan esen İtalyanları, yıldızdan gelen Yunanlıları, keşişlemeden gelen Fransız ve İngilizleri görürüz.  Lozan antlaşması sonrası azınlık olarak kalan ve halen evrensel düşmanlıklarını sürdüren ve bu misyonluğu babadan oğla taşıyan ecnebi nesillerin; Türkiye’nin güçlendiği sıralarda köstek olmak için nöbet tuttuklarını artık biliyoruz!

 

Bunlar kimi zaman siyasetçi, kimi zaman STK, sanatçı, akademisyen, yazar, çizer mektep menderese görmüş kariyer sahibi insanlar olarak karşımıza çıkmaktalar. Uluslararası tilkiler ile iş birliği yapmakta Ülkemize sürekli zarar vererek daha hızlı gelişmemize engel olmaktadırlar.

 

Ruslar 1940 lar da Türkiye için tehdit oluşturduğunda Türkiye NATO ya girmek zorunda kalmıştı. Lozan antlaşmasının bitimine az bir süre kaldığı bu günlerde Rusya ile Türkiye’nin yakınlaşmasını acaba başka ülkeler tehdit olarak algılamış olabilirler mi? Osmanlı ruhunun geri gelmesinden en çok haçlıların korktuğunu düşünüyorum. Türkiye’nin uğraştığı terör yukarıda Rumların 19 yüzyılda Türkiye ye yaptıklarının aynısı!  Tarih tekerrürden ibarettir. Sözünde olduğu gibi dağda savaşanlar, gazetelerde yazanlar hep aynı misyonun uzantısı görünüyor.

 

2023 ten rahatsız olan haçlılar Türkiye’nin Suriye’den Yeniden Dünyaya açılımını önlemek için Türkiye’nin sınır boyuna silah yığınağı yapıyor. Sevr antlaşmasında olduğu gibi aynı düşmanların yarattığı içinde her ülkenin askerini barındıran tanınmamak için sakal ve yüzlerine paçavra bağlayan sözde işgalciler bahane edilerek, Türkiye’nin sınırlarını kontrol altına almak isteyen dünya ile karşı karşıyayız! 

 

Hepsi gelecek bir Osmanlı ordusu ihtimali karşısında Yusuf Yusuf yapıyor…!

 

 

M.Talip GİRGİN

Yararlanılan kaynak: Trabzon metropolitliği

 

 

 


Haber okunma sayısı: 1105

Haberin etiketleri:

rus, pontus, irlandalı


Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

KATEGORİLER


ÇOK OKUNANLAR

Listelenecek kayıt bulunamadı

KIRKLARELİ - HAVA DURUMU

KIRKLARELI

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ